Babamın Hikayeleri: Monolog

Babamın Hikayeleri artık şu adreste: Babamınhikayeleri.wordpress.com

1970li yıllar. Kamu İktisadi Teşekkülleri (KİT). Ankara Ulus meydanı. Alman stili bina. Protokol girişi görkemli, iki uzun merdivenin birleştiği yerde anıt, altında yazı; “İnanıyoruz yapıyoruz”. Burası Genel Müdürlük.
Teşkilat yurt sathında, müesseseler, her müessesede bir veya birkaç fabrika, fabrikalarda idare işletme ile birlikte lojman misafirhane lokal kantin. Sosyal tesislerden ihmal edilen şey yok… Ayrıca Banka mağazalar ve iştirakler… Sanayide Devlet.
Çalışanlarına üç üst derece, ikramiye, lojman veriliyor. Devlet kuruluşudur. Ananesi adeti var… Bütçe bilanço üretim satış stok ile ilgili devre toplantıları yapılıyor. Personel tanıştırılıyor kaynaştırılıyor; camia oluşturuluyor. Kitler ekol, sivrilen özel sektöre geçiyor.
Merkezde taşrada kıdemli memurlar öyle görmüşler hatıralarıyle, dairede lokalde camia oluşumunu ayakta tutuyorlar. İşte bunlardan biri de Tunca Bey. Balkan muhaciri. Teknik ressam, ufak tefek, gözlüklü, beyaz önlüklü, yaşı elliyi geçmiş, fabrikalarda çalışmış, merkeze gelmiş, hesap adamı, Merkez Bankası evlerinden daire almış, Amerikalıya kiraya vermiş; Araştırma Planlamada yurt dışında öğrenim görmüş elemanların çoğunlukta olduğu serviste görev yapıyor. İşi başından aşkın, çizim yapıyor fakat konuşmadan duramıyor… Malumatlı… Anlatıyor;
– Fazıl Bey vaktiyle müesseseyi serçe parmağı ile idare edermiş. Şimdi görüyormuşuz diğer odada kapı arkasında bir yer vermişler, ondört kişi ile oturuyormuş. Hata yapmış…
– Macit Bey fabrika müdürüymüş… İşte iş dermiş. Başka bir şey demezmiş; memur işçi aklını oynatmış; tedavi görüyorlarmış. Fabrikası devre toplantısında birinci olmuş.
-Adamı Ankara’dan sürgün etmişler falan yere üzüntüsünden mide rahatsızlığına uğramış. fabrika doktoru yirmi iğne, şu kadar ilaç verirmiş. Yarım gün rapor veremezmiş; ah nasıl versinmiş…
Kurumdan, müesseselerden söz açıyor. Tartışmaya giriyor. Bu fasıl bitince bir diğer fasıl başlıyor; monolog…45 yaşında evlendiği, ilkokul birinci sınıfta bir çocuğu olduğu, evin mutfağı,perdesi, dünün hikayesi…
Çocuğun adı Abdurrahman, tek çocuk,nazlı, aileden ilgi görüyor,babası işten gelince bugün ne yaptığını soruyor, gece birlikteler, ödev varsa birlikte yapılıyor…daha önce bilmiyorlarmış galiba ”Erken yatarız. Erken kalkarız. Bir yumurtayı sütle çırparız.” şarkısını Abdurrahman’dan öğrenmişler, pek sevmişler.Sabah akşam tekrarlarlarmış. Hafta sonu biraz ileri gitmiş olacaklar. Tadını kaçırmışlar…Sonunda oğlu kızmış;
-Babacığım keşke bu şarkıyı size öğretmeseydim.
demiş.
Tunca Bey ikinci kısma kimseyi karıştırmaz, monologdur.Dinleme hakkınız var.Dinlememe hakkınız yok. Katkıda bulunma hakkınız da yok.

Babamın Hikayeleri: Aklı Ermez

Babamın Hikayeleri artık şu adreste: Babamınhikayeleri.wordpress.com

1960lı yıllar, Koç oğlu Ali Ağa köyün hali vakti iyi olanlarından; köy iyi de içme suyu yok, su şehirden gelecek, perşembe günü pazar dönüşünde römorkla Akçeşmeden getirilecek. Su yok ama köylü Emirdağı’nın göl tarafındaki büyük tarlalar sebebiyle burayı bekliyor. Toprak arzullahi vasia, nadas ettin mi veriyor, bir yıl ekim bir yıl nadas, su gübre istemez, buğday arpadan başkasını ekmezler, hüdayi nabit, yağmur yağdı mı bire otuz; eksik düşerse verim azalır. Yıl harmansız olmaz, her yıl hasat, yalnız takib edilecek…
Ali Ağa hasılata güveniyor, parasına sahip, kazanmaya gitmeyecek parası koynunda. Köydeki emlake dokunmuyor, ev avlu tarla tapan duruyor, şehirde düzen kuruyor. Para var ya; ev ucuz, dükkan ucuz… Çarşıya yakın mahalleden eski bir büyük ev alıyor. Bedesten içinden bir küçük manifaturacı dükkanı devralıyor, şehire yerleşiyor. Manifatura be basma havlu, dert olmaz, akmaz kokmaz bozulmaz. Yarım metre kalsa satarsın, bugün satılmazsa yarın satılır. Mal kıymetli sarı lira…
Şehire yerleşiyor da iddiası yok, at olup ta kuyruk mu savurtacak, eve yerleşmiş, dükkana oturmuş. Kimi ziyarete geliyor kimi hacete geliyor. Çocuklar hizmete koşuyor, geleni kapıdan karşılıyorlar, hizmet ediyorlar. Gönlünü hoş ediyorlar uğurluyorlar… Çarşı mektep yetiştiriyor, esnaf görgülü, çocuklara katkısı oluyor. Birinci yerine Yenice sigarası içiyorlar, tatil günü fırına et veriyorlar, artık Kırı’nın kahveye gitmiyorlar Esnaf Kahvesine çıkıyorlar. Çarşı ile bütünleşiyorlar. Dükkan canlı, dostlar alışverişte görüyor. Yandaki terzi:
– Ali Ağa iyi de, sen bu dükkandan ne kadar curu (ciro) bekliyorsun? İşte efendim olmaz ya ciro şu olsa yüzde şu kadar kar… Kar bu da çarşının kendine göre masrafı var, peşini veresisi var,
diyor, burası küçük muhit, kar da işte bu kadar ne yapacaksın şimdi demeye getiriyor. Ali Ağa:
– Ben dükkan açtım, esnaf oldum sadıcım. Çocuklar kepenk kaldırıyorlar. Çarşıya girdik. Senin dediğin gibi maliye götürü alıyor. Muhasebeciye veriyoruz. Belediye makbuz kesiyor. Biz yine kar umuyoruz. Gelirimiz de var. İnşallah iyi olur diyor meseleyi kapatıyor.
Esnaf arada mal tedariki için gidiyorlar ya.. Bunlar da konuşmuşlar babası biriniz yanıma takılın Konya’ya Bursa’ya gidelim demişler. Nerden ne alınır, nasıl gidilir iskandil etmişler. Hem ticaret hem ziyaret başlamışlar gidip gelmeye; bir defasında Bursa’ya gittiklerinde oğlu yanında, alacakları yerler belli, kadife havlu çeyiz… Ulu camide namazı kılalım piyasa’ya rahat çıkalım demişler. akşam dönülecek…
Namazdan çıkınca bakmışlar bir kalabalık, kenarda bir köşede, davul borazan çalgı hazır. Çalgıcılar giyinmişler. Meraklılar çevresinde bekliyorlar. Msallada cenaze namazı kılıyorlar. Sonra olan oluyor. Alayişle nümayişle cenazeyi alıp gidiyorlar. Ali Ağa heyecanlanıyor. Kalabalığın arasında elini kaldırıyor;
– Bizim ölümüzü dirimizi mübarek eyle. Cenazemizde çalgı çengi nasip etme Yarabbi sen bilirsin….
diye dua ediyor. Çevresindekiler diyorlar ki;
– Efendi bu adam Paşa ha. Paşaların cenazesi böyle kaldırılır. Korkma sen istesen de cenazen bando ile kaldırılmaz
Ali Ağa dinlemiyor;

– Siz öyle diyorsunuz amma çocukların aklı ermez. Gördüler ya, biz de çalgıcı tutalım deyveriler. Veya iyi olacak zannederler. Köyden kentten tanıdık çalgıcıları alır gelirler. Ben işimi sağlama bağlarım…

Babamın Hikayeleri: Top

untitled

1950’li yıllar. Gazeteler siyah beyaz, taşraya bir gün sonra gelir, resim ertesi gün çıkar. Pazar günü maçı için bekleriz de salı günü okur, gol resmini çarşamba günü görürüz.
Spor haberleri iç sahifelerde verilir. Var yok futbol. Başka branşların haberlerine ilgi azdır.. Haftada bir maç radyodan verilir. Henüz pilli elektronik radyo yok. Zaten elektrik belediye santralından gece bir kaç saat, pazar günü maçı için santral çalıştırılır. Biz maçı dinleriz. Belediye istek üzerine kamu hizmeti verir.
Bir heyecan; çocuklar, gençler mahallede, okulda, kahvede; memur, esnaf, büyükler dairede, çarşıda; herkes top peşinde… Ortaokul öğrencisi ne edip edip gazetelerin spor yazılarını takip ediyor. Spor gazetesi okuyor. Moda bu… Yorum yapıyoruz, tartışıyoruz. Yalan yanlış. Bir curcuna gidiyor.
İstanbul Profesyonel Lig; on takım, üç büyükler. İstanbulspor dördüncü, sonra Kasımpaşa, Beykoz, Vefa, Eyüp son sıralarda Adalet ve Beyoğlu Spor. Bir defasında Adalet üç büyüklerin ikisi ile berabere kalır, birini yener. Bir galibiyet daha alır. Gazeteler Radyo Spor Saati ve destan… Herkes Adalet’i konuşuyor…
Adalet’e bizden de bir katkı oldu. Mahallede sekiz arkadaş top alıp Küçük Adalet diye bir takım kurduk. Kırmızı beyaz on bir forma diktirmek için uğraştık. Sonra başka bir destan çıktı. Adaleti unuttuk.
Lise’ye başlayınca Vilayet merkezinde anladık ki spor başıboş değil; Devlet Sporu. Beden terbiyesi bölge, kapalı spor salonu, stadyum… Spora beden eğitimi öğretmenleri hakim; dar çevre ile sportif faaliyetleri organize ediyorlar. Sorumlu, oyuncu, hakem, müşahit, lisans zabtü rapt altında. Kadrolu hizmetliler halk partili, Vilayet tepede, kurallar katı…
Emmim rahmetli 1308 doğumlu, dokuz sene askerlik yapmış, yazıcı… Savaşı fesadı yokluğu görmüş yaşamış. Çile çekmiş. Şahit olduklarına çare bulamamaktan burnunun direği kırılıyor. Bir gün köşesinde gözlüğünü takmış Delail-i Hayrat okuyor. Biz beşiktaş fenerbahçe diyoruz. Dedi ki;
– Bir de top çıkardınız. Birileri İstanbul’da topa vuruyor. Siz burada birbirinizi kırıyorsunuz. Bunda hayra yarar bir şey yok. Aklınızı başınıza alın da vazgeçin.
Kısadan dönüverin demeye getirdi. Anlayamadık. Devam ettik.
Şimdi işte zamanla oyuncuyu, seyirciyi, amigoyu, çirkin tezahüratı, kavgayı, küfrü, döner bıçağını, dönen parayı, finansmanını gördük. Artık sporla ilgilenmiyoruz.
Takım tutmuyoruz da; ülke sporu da bu temeller üzerine oturdu. Kurumlarını kurdu. Entegrasyona girdi. Dünya ile bütünleşti. Çalışmalar ciddiyet içinde sürdürülüyor. Kimseye de ihtiyaçları yok.

Kör gözün parmağıma Viral…

Viral video çekmek istiyorduk uzun zamandır.. Maalesef henüz başarabilmiş değiliz.. Ancak KGPV (kör gözüm parmağına viral) konusunda başarılı olduk sanırım.. Bu arada, kedinin adı “Hüsnü”.. (Neden minnoş veya Sarman değil bilmem. Öyle tanıştırdılar..)  “Hayvan aç.. aç!” diyen Furkan… Devamını Oku

Babamın Hikayeleri

Babamın hikayeleri yoğun ilgi gördü. Hatta telefonla arayıp tebrik edenler, bu hikayelerin kitaplaştırılmasını teklif edenler oldu. Bu aşamada “Babamın Hikayeleri” ni bağımsızlığına kavuşturmak için bir adım atmak gerekli oldu. “Babamın Hikayeleri”ni benim sitemin yanı sıra şuradan da izleyebilirsiniz: http://babaminhikayeleri.wordpress.com/

Animate Curtains Opening with jQuery

Animate Curtains Opening with jQuery

Javascript ile flash kalitesinde animasyon yapılabilir mi? Yakın bir kalitede mümkün..

http://buildinternet.com/live/curtains/

HP’nin virali

Aslında “öğrenci işleri ödülü” vermek için düzenlenen bir yarışmanın galibi bu film… Viral işler üretmek için bu tür yarışmalar düzenlemek iyi fikir bence..

HP – invent from Tom and Matt on Vimeo.

Babamın Hikayeleri: Çermik

cermik

Dağda ovada sıkça rastlanan çermik, suyuna göre doğal ılıca ve kaplıcalardır. Yazın özellikle şifa için, serinlemek için gelinen mesire yerleridir.

Sivas’ta bir çermik, suyu bol, tabii bir havuzu var. Havuzun ortası derin, çermiğin bir yanı tepe. Sivaslılar çevresinde; köylü şehirli, yerli yabancı, ebil kabil kaynaşma içinde. Piknik yapıyorlar. Su alıyorlar. Yıkanıyorlar. Yüzüyorlar…

Bir yaz günü kalabalık bir ziyaretçi gurubu çermikte gönüllerince vakit geçirmekte iken bir ermeni genci çermiğin yanındaki tepeye çıkar, oradan suyun ortasına atlar yüzer çıkarmış. Fazla da bir ilgilenen olmazmış. Bu defa havuzdan çıkarken Sivaslılara;

– Size bir mergifet göstereyim mi? demiş.

Eh marifet gösterecek, para istemiyor, karşılık beklemiyor, şartı yok..

– Göster… demişler

Tepeye çıkmış. Aşağıya suya atlamış; bu defa atlayacağı yeri denk getirememiş.. Tepesinin üzerin dikilmiş ölmüş. Sivaslılar;

– Göstereceğin mergifet bu idi. Zavallı hemşerim, gösterdin rahat ettin. demişler…

Babamın Hikayeleri: Kemer Sokakta

kemer

1950’li yıllarda Hamit Usta çarşıda, arka caddede, oniki metrekarelik dükkanında, bir kalfa birkaç çırak ile gece gündüz arı gibi çalışıyor. Eskişehir’den, Konya’dan siparişler alıyor, imal ediyor. Hafta başı deri meşin malzeme geliyor; saya, taban, ökçe, topuk, ayakkabı hazırlanıyor. Cumartesi mal teslim. Pazar tatil. Halk takdirle izliyor. Dükkan şehrin medar-ı iftiharı.

Usta’nın ayakkabıları tutuluyor. Mesleği geçiyor. Kafası çalışıyor, konuşuyor da… Şehrin geri kalmışlığına çare arandığında fikri alınacaklar içinde. Çocukları beş oğlan. Kız da var. Biri dükkanda diğerleri küçük… boy boy, damar damar babaları gibi kabiliyetli…

Şehirde işlerin kesada uğradığı kış aylarında esnaf çarşıda, vatandaş kahvede “artık ekonomik durumun canlandırılması gerektiği”ni konuşuyor ve bu defa konu şehir kulübüne intikal ettiriliyor. Kaymakamın başkan ve gençlerle yaptığı kısa bir toplantının ardından çarşıdaki metruk ahşap bir okulun üst katı gençlere tahsis ediliyor. “Çalışın memleketin ekonomisine katkıda bulunun” deniliyor. Dernek kuruluyor. Başkan, idare meclisi üniteleri ve lokal… Altı liralık şu kadar sandalye, yeşil çuhalı şu kadar masa, iskambil, otoriter bir ocakçı, açıkgöz bir garson… Lokal dolu; başlarında da büyük yok. Otoriter ocakçı hasılatı düşünüyor…

Neden sonra toplantı toplantı… Dernekçiler zenginleri toplar, Hamit Usta gibi kafası çalışanları bulurlar. “İş sahası açacağız, ne yapalım?” derler. Hamit Usta da; “kaliteli imalat yapılmasını, çalışmanın sınırlandırılmamasını” söyler… “Sabah uyandığında pantolonu ayağına geçireceksin, kemeri sokakta bağlayacaksın. Vakit kaybetmeyeceksin. Çalışacaksın.” Der. Herkes heyecanlanır. Belediye şehir çıkışında caddeye nazır bir arsa verir. İkiyüz metrekare temel iki katlı fabrika binası düşünürler. İmalat tespit edilir. Bir buçuk yılda; usta İstanbul’dan, Hamit Usta işin içinde, on işçi çalışıyor. Boydan boya tabela “Lastik Fabrikası” ve imalat üzerinde TM yazılı, marka yazılı, şehrin adı yazılı. Herkesin göğsü kabarıyor. Diğer şehirler imreniyor.

İzleyenler gördüler ki; Hamit Usta dükkanı devretti, oğlu damadı uğraştılar ama siparişler kesildi. Fabrika kuruldu fakat memleket ekonomisine önemli bir katkıda bulunamadı. Lakin lokal başarılı oldu. Arı kovanı gibi çalıştı.