Ben Hapisteyken!

Tunç Kılınç’ın Fikir Atölyesi Blogunda çok önemli bir konuya değinilmiş. Daha mahkemeye bile çıkmamış insanların senelerce hapis yatıyor olması benim gerçekten de hazım kapasitemin üzerinde bir konu..

Aynı durumda olan benim de arkadaşım var. Birbuçuk yıldır içeride tutuklu.. Hiç alakası olmayan bir davadan tutuklu.. (Bu da ergenekon değil) Basında sadece Ergenekoncular ile ilgili mağduriyetler dile getiriliyor ama maalesef mağduriyetler daha genel ve çok uzun bir süreden beri devam ediyor. Hukuksuzluk gelenekleşmiş ağır ceza mahkemelerinde..

Maalesef..

Aşağıda bahsi geçen yazının tamamı var.

Bir arkadaşım esasında cezaevine düşen… Askerlik anıları sık anlatılır ya, işte o denli ben merak edip o da anlattıkça, yaşamış kadar oluyor insan. Yine de dinlemekle yaşamak arasında çok ciddi bir fark olduğunu kabul etmek gerek baştan. Hem de çok ciddi bir fark!

Yaklaşık iki sene önce, bir sabah saat 6′da uyurken baskın yapan polisler (açan olmazsa, kapıyı kırmak üzere yanlarında bir de balyozla) eve girip didik didik arıyorlar her yeri. Ancak evin daha önce gözetlendiği belli çünkü direkt çalışma odasına giriliyor. Asıl aranan silah, ancak o yok. Daha sonra bilgisayarlar, cd’ler ve fotograf makinası da dahil tüm dijital kayıt cihazlarına el konuluyor. Her şey o kadar hızlı oluyor ki, eş ve çocuğun şaşkın bakışları arasında o, elleri kelepçeli bir şekilde polis minibüsüne bindiriliyor.

Suçlama; organize suç örgütüne üye olmak. [Şu gündemden düşmeyen ergenekon falan değil konu ancak yargı süreci devam ettiği için fazla da detay veremiyorum.]

Nedir bu, ‘çete kurmak mı’ diye ona sorduğumda ise;

“Evet Tunç, suçlama o. Türkiye’de kanun, hukuk ve adalet çok ince bir çizgide duruyor. Kanun yapıcılar yanlış yapıyor demiyorum, mutlaka deneyimleri ile doğruları bulmaya çalışıyorlar. Ancak sen iki arkadaşınla, yani toplamda üç kişi, biraraya gelip suç işleme adına konuşsan dahi çete kurmuş sayılabiliyorsun, eyleme geçmene gerek yok.”

Ve organize suç örgütüne üye olma suçlaması ağır cezaya girdiği için de tutuklu yargılanıyorsun.

Hassas işler… Daha da ilginç olan, pek çoğumuz için, “sistem” sana dokunana kadar varlığından dahi haberdar olmadığımız konular… Ve sohbetlerimizden anlıyorum ki, onun kime, ne zaman dokunacağı da belli olmuyor.

Evinden alındıktan sonra birlikte işyerine gidiliyor. Oradaki aramadan sonra da sağlık muaynesi için hastane var sırada. Doktor ‘iyi misin’ diyor, sen de ‘iyiyim’ diyorsun. O kadar! Sonra Gayrettepe’deki Asayiş Şubesine gidiliyor. Burada geçen 4 günlük gözaltı sürecinde her gün sabaha karşı saat 3′te hastaneye gidilip sağlık kontrolleri yapılmaya devam ediyor.

Asayiş’te yaklaşık 10 metre karelik tek kişilik hücrede savcının iddianamesini yazması bekleniyor. O günleri anlatmasını istediğimde;

“Tunç; senin terörist değil de, adam gibi adam olduğunu anlayınca polisler de daha ılımlı davranmaya başlıyor. Gözaltı ve hapishanedeki tüm süreç boyunca fiziksel hiçbir müdahale ile karşılaşmadım.”

Hücrede gün ışığı yok, tahta bir bank, sürekli yanan bir ışık ve video kaydı var. Yapacak hiçbir şey yok. Sadece oturup, kendinle başbaşa kalıp bekliyorsun:

“Vakit geçirebilecek hiçbir şeyin olmaması belki de yapılabilecek en ağır psikolojik işkence. Tahta bankta uyumak zaten müthiş zor. Yarı uyku, yarı baygınlıkla geçen bir süre bu. Vücudun inanılmaz yavaş bir ritme düşüyor ve zaman anlamını yitirmeye başlıyor. Yapabildiğim tek şey, güzel günleri düşünmek, onları zihnimde tekrar yaşamak oluyordu. Mesela en son yaptığım 2 günlük araba yolculuğunu gözümün önüne getiriyordum, hem de neredeyse viraj viraj. Bu beni uyanık tutuyordu.”

Gözaltının üçüncü günü avukatlarıyla birlikte savcıya dokuz saatlik ifade veriyor. Ayrıca ses kayıt ve el yazısı örneği alınıyor. Bu bir yerde onun imzası niteliğinde. Dinlenen telefon konuşmaları ve okunan yazışmaların o’na ait olduğunun göstergesi olacak ileride.

Son gün, tutuklanan diğer kişilerle beraber nöbetçi mahkemeye gidiliyor. Daha önceden haber verilmiş televizyon kameraları ve gazeteci ordusu önünde birbirine kelepçeli tutuklular, ikili sıra halinde minibüslere bindiriliyor. Sultanahmet’deki mahkeme önünde, minibüste sekiz saat bekledikten sonra savcıya on dakika ifade veriliyor. Bir sekiz saat daha minibüste bekledikten sonra mahkemeye çıkılıyor, burada da on dakika kadar yapılan savunma sonrası tutuklu yargılanmak üzere hapishaneye gönderilme kararı çıkıyor.

Ne zaman olacağı belirsiz olan ilk mahkemeye kadar artık cezaevinde kalınacak. Aylarca sürebilir bu bekleyiş. Suçlu olduğun kanıtlanmamış ancak sen bir suçlu gibi cezanı çekmeye başladığın bir süreç.

“Aciz kaldığın anlar bunlar” diyor gözleri uzaklara dalarak. Ve devam ediyor:

“Artık her şey senin kontrolünün dışında. Güvenlik güçlerinin ‘gücünü’ anlıyorsun. Meğer sen hiç de öyle güçlü falan değilmişin dediğin anlar bunlar… Cezaevine girmeden önce ‘iyi raporu’ almak üzere hastaneye giderken yolda acaba kaçabilir miyim diye aklına gelse de ‘teslimiyet duygusu’ hakim gelmeye başlıyor. Teslim oluyor ve bırakıyorsun kendini gelişmelere. Bekle biraz ve ne zaman tekrar kontrolü ele alabilirsin, bunu anlamaya çalışıyorsun.”

Her şey o kadar hızlı gelişiyor ki, dört gün önce evinde normal bir güne başlamak üzereyken, şimdi ne kadar kalacağını bile bilmediğin Bayrampaşa Cezaevi’nin kapısından girmek üzeresin. Suçsuz olduğuna dair ufacık bir şüphen yok. Ancak bunun artık önemi de yok!

Bu süreç boyunca aile veya arkadaşlarından hiç kimse ile görüşmemiş. Çünkü onların güzünde o bir eş, bir baba, bir patron, bir dost, bir sırdaş veya bir arkadaş. Ve onların zihninde ‘bu ruh halinin’ bir izi kalsın istememiş.

Bir sonraki yazıda kaleme alacağımız cezaevi deneyimini anlatırken, beni en çok etkileyen lafı da şu oldu;

“Hapiste seni saran en güçlü duygu ‘hiçlik.’ Kendini o kadar ‘hiç’ hissediyorsun ki, normal hayatta bunu tadabilmek mümkün değil.”

Bu yazı şu adresten alıntılandı.

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir