Yazılar

İmtihan

Uzunca bir aradan sonra babamın yeni hikayesi çıktı. Doğrusu ben de dörtgözle bekliyordum ve bir solukta okuyuverdim. Yine 1950’li yıllar.. Belgesel tadında, siyah-beyaz bir anadolu hikayesi..

Hikaye burada.. Meraklılarına..

Yeni hikaye: “Çerçi” Okumak için tıklayınız…

Babamın Hikayeleri, 2 hikaye daha..

2 yeni hikaye aşağıdaki linkten okunabilir…

Babamın Hikayeleri: Fıs fıs fıs

Babamın Hikayeleri: Mesele

2 hikaye daha var.. Onlar da dizgi aşamasında…

Babamın Hikayeleri: Papak

Babamın Hikayeleri: Enfes Kebap

Babamın Hikayeleri: Baklava

Aşağıdaki hikaye babaminhikayeleri.wordpress.com adresinden alıntılanmıştır.

…………………………………….

Adam lafçıbaşı. Denk konuşuyor da luzumsuz ayrıntı veriyor, uzatıyor. Kendisinin önemli bulduğu şeyin atlanmasına gönlü razı olmuyor. Konuşurken kendisinden geçiyor, soru sordurmuyor. Önce anlatayım istiyor. İllaki eksiksiz anlatacak; sözün tamamının sözümona eşeğe anlatıldığını bilmiyor. Üfürüyor…

Dinleyenler işte; onlar da kendilerinin bilmez yerine konulmasını istemiyorlar. Kaştan gözden anlayanlar var ya; onlar zaten dinlemiyorlar. Söylediği şeyin sonu başından belli…

Bir vesile ile mahalleli eş dost akraba beşi yedisi bir araya gelmeye görsün, dinletecek buldu ya; mutlaka bir vesile ile anlatacak… Meşhuru babasının ölümünü uzun uzun anlatması; “Bayıldı. Öksürük tuttu. Halsiz kaldı. Kaldırın dedi kaldırdık. Oturtun dedi oturttuk. Şöyle dedi böyle etti. Gözünü araladı. Kızlarını çağırdı ağladı.” der kırkbeş dakika bir saat bitirmezmiş. Usanmışlar.

Yine bir gün evinde on beş kadar akraba toplanmışlar. Lafçıbaşı da var. Baklava gelmiş. Ananevi düğün baklavası… Yerli sarı buğday unundan, ince elekle elerler. Hamuruna katkılar tabiidir tereyağı vs. Yufka açarlar. Evde temiz çarşaf serilen yerlere koca yufkaları sererler. Serilmedik yer kalmaz. Yufka kırıntısı nimet, çocuk çoluk çiğnemesin diye, evde tedbir alınır. Sonra kuruyan yufkalar tepsiye alınır. Tepsi bakır, derinliği dört parmak, kalın. Çapı bir buçuk metre, ağır… Yufka aralarına bir gün önce haber verdikleri manda sahiplerinden gelen kaymaklar konulur. Üzerine fıstık ve kırmızı nöbet şekeri… Mahalle fırınında pişirilir. Fırıncı hak almaz, bahşiş verirler… Şerbeti dökülür. Tellenir, süslenir, pullu örtülür. Araba ile düğün evine gönderilir…

Baklava oğlan evinde önce erkekler sofrasında sonra kadınlar sofrasında sırası gelince konulur kaldırılır. Herkes sofrada yiyebildiğini yer. Kalanı dilimli çörekler üstünde kapı kapı akrabaya komşuya dağıtılır. Bu düğün günü için çağrıdır.

Akşam yemek için toplanıldığında erkekler yer sofrasının çevresine oturular. Onüç ondört kişi ancak sığar. Ortaya çorba, pilavlı et gelir. Sünnetlenir. Sıra baklavaya gelince  güçlü kuvvetli iki kişi ancak sofraya koyabilir. Zaten onlar hazırdır. Baklavanın konulması önemli. Eğer sofradakiler; yardım edenlerin tepsiyi sofradakilerin üzerinden aşırıp koyabileceklerine kanaat etmezlerse biri ikisi kalkar yardım eder. Bir sakatlık çıkmasın. Baklavadan sonra bamya, sonra biber dolması, sütlaç, yaprak dolması ve hoşaf ortaya konur. Sulu bamyadan sonra randıman düşer. Sütlaç manda sütündendir. Sünnetlenir. Dolmalar konulur kaldırılır. Küsmesin diye alan olursa alır. Hoşafta dua edilir. İhtiyar genç ağzı yakışan dua ediverir. Gençlerden dua edip de namazda görünmeyenlerine “hoşaf hocası” denir.

Lafazanın akrabasının düğün yemeği… Çorba pilavlı et yenmiş. Kazasız baklava tepsisi ortaya konmuş. Herkes bir büyük başlasın da biz de başlayalım diye bakınıyor; sofradakilerden biri lafçıbaşı baklavadan yiyemesin diye:

– Emmi bilirsin baban rahmetliyi çok severdik. Kabri cennet olasıca, nasıl ölmüştü anlatsana.
demiş. Bizimkisi oralı olmamış; sadece:

– Yeğenim rahmetlinin eceli geldi o saat öldü…
demiş. Daha bir şey söylememiş. Sofrada büyükler var. Onlar başlayacak. Onların başlamasını beklememiş. Hemen baklavaya uzanmış, önündeki koca dilimi almış, afiyetle yemiş…

Babamın Hikayeleri: Çorap

Aşağıdaki hikaye babaminhikayeleri.wordpress.com adresinden alıntılanmıştır.

…………………………………….

17 Ağustos 1999 tarihinde başlayan Marmara depremlerinde İSKİ afet bölgelerinde oldu. İçme suyu temini, su şebekelerinin tesisi, ıslahı ve tamiri, isale hattı ve içme suyu tesislerinin sağlıklı ve faal tutulması ile ilgili olarak devreye girdi. Bölgeden uzun süre ayrılamadı. Altyapı ağır iş…

3 Şubat 2002 tarihinde vukubulan 6.4 büyüklüğündeki Anadolu depreminde de İSKİ bölgeye intikal eder. Ekipleriyle afet bölgesinde ilkyardım ve kurtarma çalışmalarına katılır. Gösterilen bir kaplıcada teşkilatını kurarak, afet yönetim merkezinin hasar tespit çalışmalarına paralel olarak faaliyetini sürdürür. Çıkan işlere göre ekibi düzenleyerek haftalarca bölgede kalır.

Hasarlı binaların ve tehlike arzeden bir kısım minarelerin yıkılması ile görevlendirildiğinde; İstanbul’un su havzalarındaki kaçak villa ve yapıları emniyet güçlerinin desteğiyle kısa sürede yıkabilen güçlü iş makinaları, bir şef mühendis ve bir kaç operatörle birlikte tırlarla bölgeye gönderilir. İlçe ilçe yıkım planlanır.. İş uzar…

Planladığı şekilde yıkım yapılırken ek işler de çıkıyor. Bitirildiğinde diğer ilçeye geçiliyor. İl merkezine yakın yeni ilçe olmuş bir yerleşim biriminde çalışıyorlar… Cuma günü.. Namaza gidilecek. Şef hazırlanıyor. Oranın büyük camisine gidiyor. Orta kısımlarda bir yere oturuyor. Ezan okunuyor. Sünnete kalkıyorlar. Cumanın dört rekat sünnetinin hangi rekatında ise birden ayağındaki çorabın uç kısmında bir delik olduğunu görüyor. Çorap delinmiş. Ayağının küçük parmağının bir kısmı görünüyor. Ayağında delik çorap var, haberi olmamış. Bu çorapla camiye gelmiş. Daha önce hiç başına böyle bir şey gelmemiş. Anlatıyor:
– Cami başıma yıkıldı.
diyor. Şimdi ne olacak? Şöyle mi etsem, böyle mi etsem, ne etsem? Ben dikkat ederdim, niye etmedim, ne yapayım? derken sünneti bitirmiş… Düşünceli…

Hoce minbere çıkıyor. Hutbe okuyacak.. Cemaat şöyle bir kımıldanıyor. Oldukları yere yerleşiyorlar. Bu dertli bakınıyor. Bakmış önündeki adamın çorabında da delik var. Onun yanındaki adamın çorabına bakmış. O da ne! onda da delik var. Saftakilere boydan boya bakmış. Çoğunun çorabında delik var. Neredeyse harkesin ayağındaki çorapta ufak büyük delikler var. Hiç de aldırdıkları yok. Belki ön saflarda çorabı sağlam cemaat var ama orasını araştıramamış.

Ferahlamış, rahatlamış, çevresindeki çorabı delik cemaate sevgiyle bakmış. Oh demiş.. Hutbeyi can kulağı ile dinleyip namazını gönül rahatlığı ve huşu içinde kılmış.

Babamın Hikayeleri: Monolog

Babamın Hikayeleri artık şu adreste: Babamınhikayeleri.wordpress.com

1970li yıllar. Kamu İktisadi Teşekkülleri (KİT). Ankara Ulus meydanı. Alman stili bina. Protokol girişi görkemli, iki uzun merdivenin birleştiği yerde anıt, altında yazı; “İnanıyoruz yapıyoruz”. Burası Genel Müdürlük.
Teşkilat yurt sathında, müesseseler, her müessesede bir veya birkaç fabrika, fabrikalarda idare işletme ile birlikte lojman misafirhane lokal kantin. Sosyal tesislerden ihmal edilen şey yok… Ayrıca Banka mağazalar ve iştirakler… Sanayide Devlet.
Çalışanlarına üç üst derece, ikramiye, lojman veriliyor. Devlet kuruluşudur. Ananesi adeti var… Bütçe bilanço üretim satış stok ile ilgili devre toplantıları yapılıyor. Personel tanıştırılıyor kaynaştırılıyor; camia oluşturuluyor. Kitler ekol, sivrilen özel sektöre geçiyor.
Merkezde taşrada kıdemli memurlar öyle görmüşler hatıralarıyle, dairede lokalde camia oluşumunu ayakta tutuyorlar. İşte bunlardan biri de Tunca Bey. Balkan muhaciri. Teknik ressam, ufak tefek, gözlüklü, beyaz önlüklü, yaşı elliyi geçmiş, fabrikalarda çalışmış, merkeze gelmiş, hesap adamı, Merkez Bankası evlerinden daire almış, Amerikalıya kiraya vermiş; Araştırma Planlamada yurt dışında öğrenim görmüş elemanların çoğunlukta olduğu serviste görev yapıyor. İşi başından aşkın, çizim yapıyor fakat konuşmadan duramıyor… Malumatlı… Anlatıyor;
– Fazıl Bey vaktiyle müesseseyi serçe parmağı ile idare edermiş. Şimdi görüyormuşuz diğer odada kapı arkasında bir yer vermişler, ondört kişi ile oturuyormuş. Hata yapmış…
– Macit Bey fabrika müdürüymüş… İşte iş dermiş. Başka bir şey demezmiş; memur işçi aklını oynatmış; tedavi görüyorlarmış. Fabrikası devre toplantısında birinci olmuş.
-Adamı Ankara’dan sürgün etmişler falan yere üzüntüsünden mide rahatsızlığına uğramış. fabrika doktoru yirmi iğne, şu kadar ilaç verirmiş. Yarım gün rapor veremezmiş; ah nasıl versinmiş…
Kurumdan, müesseselerden söz açıyor. Tartışmaya giriyor. Bu fasıl bitince bir diğer fasıl başlıyor; monolog…45 yaşında evlendiği, ilkokul birinci sınıfta bir çocuğu olduğu, evin mutfağı,perdesi, dünün hikayesi…
Çocuğun adı Abdurrahman, tek çocuk,nazlı, aileden ilgi görüyor,babası işten gelince bugün ne yaptığını soruyor, gece birlikteler, ödev varsa birlikte yapılıyor…daha önce bilmiyorlarmış galiba ”Erken yatarız. Erken kalkarız. Bir yumurtayı sütle çırparız.” şarkısını Abdurrahman’dan öğrenmişler, pek sevmişler.Sabah akşam tekrarlarlarmış. Hafta sonu biraz ileri gitmiş olacaklar. Tadını kaçırmışlar…Sonunda oğlu kızmış;
-Babacığım keşke bu şarkıyı size öğretmeseydim.
demiş.
Tunca Bey ikinci kısma kimseyi karıştırmaz, monologdur.Dinleme hakkınız var.Dinlememe hakkınız yok. Katkıda bulunma hakkınız da yok.

Babamın Hikayeleri: Top

untitled

1950’li yıllar. Gazeteler siyah beyaz, taşraya bir gün sonra gelir, resim ertesi gün çıkar. Pazar günü maçı için bekleriz de salı günü okur, gol resmini çarşamba günü görürüz.
Spor haberleri iç sahifelerde verilir. Var yok futbol. Başka branşların haberlerine ilgi azdır.. Haftada bir maç radyodan verilir. Henüz pilli elektronik radyo yok. Zaten elektrik belediye santralından gece bir kaç saat, pazar günü maçı için santral çalıştırılır. Biz maçı dinleriz. Belediye istek üzerine kamu hizmeti verir.
Bir heyecan; çocuklar, gençler mahallede, okulda, kahvede; memur, esnaf, büyükler dairede, çarşıda; herkes top peşinde… Ortaokul öğrencisi ne edip edip gazetelerin spor yazılarını takip ediyor. Spor gazetesi okuyor. Moda bu… Yorum yapıyoruz, tartışıyoruz. Yalan yanlış. Bir curcuna gidiyor.
İstanbul Profesyonel Lig; on takım, üç büyükler. İstanbulspor dördüncü, sonra Kasımpaşa, Beykoz, Vefa, Eyüp son sıralarda Adalet ve Beyoğlu Spor. Bir defasında Adalet üç büyüklerin ikisi ile berabere kalır, birini yener. Bir galibiyet daha alır. Gazeteler Radyo Spor Saati ve destan… Herkes Adalet’i konuşuyor…
Adalet’e bizden de bir katkı oldu. Mahallede sekiz arkadaş top alıp Küçük Adalet diye bir takım kurduk. Kırmızı beyaz on bir forma diktirmek için uğraştık. Sonra başka bir destan çıktı. Adaleti unuttuk.
Lise’ye başlayınca Vilayet merkezinde anladık ki spor başıboş değil; Devlet Sporu. Beden terbiyesi bölge, kapalı spor salonu, stadyum… Spora beden eğitimi öğretmenleri hakim; dar çevre ile sportif faaliyetleri organize ediyorlar. Sorumlu, oyuncu, hakem, müşahit, lisans zabtü rapt altında. Kadrolu hizmetliler halk partili, Vilayet tepede, kurallar katı…
Emmim rahmetli 1308 doğumlu, dokuz sene askerlik yapmış, yazıcı… Savaşı fesadı yokluğu görmüş yaşamış. Çile çekmiş. Şahit olduklarına çare bulamamaktan burnunun direği kırılıyor. Bir gün köşesinde gözlüğünü takmış Delail-i Hayrat okuyor. Biz beşiktaş fenerbahçe diyoruz. Dedi ki;
– Bir de top çıkardınız. Birileri İstanbul’da topa vuruyor. Siz burada birbirinizi kırıyorsunuz. Bunda hayra yarar bir şey yok. Aklınızı başınıza alın da vazgeçin.
Kısadan dönüverin demeye getirdi. Anlayamadık. Devam ettik.
Şimdi işte zamanla oyuncuyu, seyirciyi, amigoyu, çirkin tezahüratı, kavgayı, küfrü, döner bıçağını, dönen parayı, finansmanını gördük. Artık sporla ilgilenmiyoruz.
Takım tutmuyoruz da; ülke sporu da bu temeller üzerine oturdu. Kurumlarını kurdu. Entegrasyona girdi. Dünya ile bütünleşti. Çalışmalar ciddiyet içinde sürdürülüyor. Kimseye de ihtiyaçları yok.

Babamın Hikayeleri

Babamın hikayeleri yoğun ilgi gördü. Hatta telefonla arayıp tebrik edenler, bu hikayelerin kitaplaştırılmasını teklif edenler oldu. Bu aşamada “Babamın Hikayeleri” ni bağımsızlığına kavuşturmak için bir adım atmak gerekli oldu. “Babamın Hikayeleri”ni benim sitemin yanı sıra şuradan da izleyebilirsiniz: http://babaminhikayeleri.wordpress.com/

Babamın Hikayeleri: Çermik

cermik

Dağda ovada sıkça rastlanan çermik, suyuna göre doğal ılıca ve kaplıcalardır. Yazın özellikle şifa için, serinlemek için gelinen mesire yerleridir.

Sivas’ta bir çermik, suyu bol, tabii bir havuzu var. Havuzun ortası derin, çermiğin bir yanı tepe. Sivaslılar çevresinde; köylü şehirli, yerli yabancı, ebil kabil kaynaşma içinde. Piknik yapıyorlar. Su alıyorlar. Yıkanıyorlar. Yüzüyorlar…

Bir yaz günü kalabalık bir ziyaretçi gurubu çermikte gönüllerince vakit geçirmekte iken bir ermeni genci çermiğin yanındaki tepeye çıkar, oradan suyun ortasına atlar yüzer çıkarmış. Fazla da bir ilgilenen olmazmış. Bu defa havuzdan çıkarken Sivaslılara;

– Size bir mergifet göstereyim mi? demiş.

Eh marifet gösterecek, para istemiyor, karşılık beklemiyor, şartı yok..

– Göster… demişler

Tepeye çıkmış. Aşağıya suya atlamış; bu defa atlayacağı yeri denk getirememiş.. Tepesinin üzerin dikilmiş ölmüş. Sivaslılar;

– Göstereceğin mergifet bu idi. Zavallı hemşerim, gösterdin rahat ettin. demişler…

Babamın Hikayeleri: Kemer Sokakta

kemer

1950’li yıllarda Hamit Usta çarşıda, arka caddede, oniki metrekarelik dükkanında, bir kalfa birkaç çırak ile gece gündüz arı gibi çalışıyor. Eskişehir’den, Konya’dan siparişler alıyor, imal ediyor. Hafta başı deri meşin malzeme geliyor; saya, taban, ökçe, topuk, ayakkabı hazırlanıyor. Cumartesi mal teslim. Pazar tatil. Halk takdirle izliyor. Dükkan şehrin medar-ı iftiharı.

Usta’nın ayakkabıları tutuluyor. Mesleği geçiyor. Kafası çalışıyor, konuşuyor da… Şehrin geri kalmışlığına çare arandığında fikri alınacaklar içinde. Çocukları beş oğlan. Kız da var. Biri dükkanda diğerleri küçük… boy boy, damar damar babaları gibi kabiliyetli…

Şehirde işlerin kesada uğradığı kış aylarında esnaf çarşıda, vatandaş kahvede “artık ekonomik durumun canlandırılması gerektiği”ni konuşuyor ve bu defa konu şehir kulübüne intikal ettiriliyor. Kaymakamın başkan ve gençlerle yaptığı kısa bir toplantının ardından çarşıdaki metruk ahşap bir okulun üst katı gençlere tahsis ediliyor. “Çalışın memleketin ekonomisine katkıda bulunun” deniliyor. Dernek kuruluyor. Başkan, idare meclisi üniteleri ve lokal… Altı liralık şu kadar sandalye, yeşil çuhalı şu kadar masa, iskambil, otoriter bir ocakçı, açıkgöz bir garson… Lokal dolu; başlarında da büyük yok. Otoriter ocakçı hasılatı düşünüyor…

Neden sonra toplantı toplantı… Dernekçiler zenginleri toplar, Hamit Usta gibi kafası çalışanları bulurlar. “İş sahası açacağız, ne yapalım?” derler. Hamit Usta da; “kaliteli imalat yapılmasını, çalışmanın sınırlandırılmamasını” söyler… “Sabah uyandığında pantolonu ayağına geçireceksin, kemeri sokakta bağlayacaksın. Vakit kaybetmeyeceksin. Çalışacaksın.” Der. Herkes heyecanlanır. Belediye şehir çıkışında caddeye nazır bir arsa verir. İkiyüz metrekare temel iki katlı fabrika binası düşünürler. İmalat tespit edilir. Bir buçuk yılda; usta İstanbul’dan, Hamit Usta işin içinde, on işçi çalışıyor. Boydan boya tabela “Lastik Fabrikası” ve imalat üzerinde TM yazılı, marka yazılı, şehrin adı yazılı. Herkesin göğsü kabarıyor. Diğer şehirler imreniyor.

İzleyenler gördüler ki; Hamit Usta dükkanı devretti, oğlu damadı uğraştılar ama siparişler kesildi. Fabrika kuruldu fakat memleket ekonomisine önemli bir katkıda bulunamadı. Lakin lokal başarılı oldu. Arı kovanı gibi çalıştı.