Yazılar

Babamın Hikayeleri: Çorap

Aşağıdaki hikaye babaminhikayeleri.wordpress.com adresinden alıntılanmıştır.

…………………………………….

17 Ağustos 1999 tarihinde başlayan Marmara depremlerinde İSKİ afet bölgelerinde oldu. İçme suyu temini, su şebekelerinin tesisi, ıslahı ve tamiri, isale hattı ve içme suyu tesislerinin sağlıklı ve faal tutulması ile ilgili olarak devreye girdi. Bölgeden uzun süre ayrılamadı. Altyapı ağır iş…

3 Şubat 2002 tarihinde vukubulan 6.4 büyüklüğündeki Anadolu depreminde de İSKİ bölgeye intikal eder. Ekipleriyle afet bölgesinde ilkyardım ve kurtarma çalışmalarına katılır. Gösterilen bir kaplıcada teşkilatını kurarak, afet yönetim merkezinin hasar tespit çalışmalarına paralel olarak faaliyetini sürdürür. Çıkan işlere göre ekibi düzenleyerek haftalarca bölgede kalır.

Hasarlı binaların ve tehlike arzeden bir kısım minarelerin yıkılması ile görevlendirildiğinde; İstanbul’un su havzalarındaki kaçak villa ve yapıları emniyet güçlerinin desteğiyle kısa sürede yıkabilen güçlü iş makinaları, bir şef mühendis ve bir kaç operatörle birlikte tırlarla bölgeye gönderilir. İlçe ilçe yıkım planlanır.. İş uzar…

Planladığı şekilde yıkım yapılırken ek işler de çıkıyor. Bitirildiğinde diğer ilçeye geçiliyor. İl merkezine yakın yeni ilçe olmuş bir yerleşim biriminde çalışıyorlar… Cuma günü.. Namaza gidilecek. Şef hazırlanıyor. Oranın büyük camisine gidiyor. Orta kısımlarda bir yere oturuyor. Ezan okunuyor. Sünnete kalkıyorlar. Cumanın dört rekat sünnetinin hangi rekatında ise birden ayağındaki çorabın uç kısmında bir delik olduğunu görüyor. Çorap delinmiş. Ayağının küçük parmağının bir kısmı görünüyor. Ayağında delik çorap var, haberi olmamış. Bu çorapla camiye gelmiş. Daha önce hiç başına böyle bir şey gelmemiş. Anlatıyor:
– Cami başıma yıkıldı.
diyor. Şimdi ne olacak? Şöyle mi etsem, böyle mi etsem, ne etsem? Ben dikkat ederdim, niye etmedim, ne yapayım? derken sünneti bitirmiş… Düşünceli…

Hoce minbere çıkıyor. Hutbe okuyacak.. Cemaat şöyle bir kımıldanıyor. Oldukları yere yerleşiyorlar. Bu dertli bakınıyor. Bakmış önündeki adamın çorabında da delik var. Onun yanındaki adamın çorabına bakmış. O da ne! onda da delik var. Saftakilere boydan boya bakmış. Çoğunun çorabında delik var. Neredeyse harkesin ayağındaki çorapta ufak büyük delikler var. Hiç de aldırdıkları yok. Belki ön saflarda çorabı sağlam cemaat var ama orasını araştıramamış.

Ferahlamış, rahatlamış, çevresindeki çorabı delik cemaate sevgiyle bakmış. Oh demiş.. Hutbeyi can kulağı ile dinleyip namazını gönül rahatlığı ve huşu içinde kılmış.

Babamın Hikayeleri: Sultandağı

sultandagi

Siz İbrahim Ağa’yı nerden tanıyacaksınız. Çalışkan gayretli bir kasabalı. Sultandağı’nın eteklerinde dedesinden kalan mülkünde aile fertleriyle çalışır. Yoruldum demez. Çalışır da tarlasından bahçesinden sığırından davarından netice de alır. Yani bol nasibli…
Düğün etmiş oğlunu geleneklere göre evlendirmiş. Gelin yabancı değil. Yerli. Şartları biliyor. Razı. Elinden geliyor. Cesur. Aileye de uymuş. Hanım anası, efendi babası el üstü tutuyorlar. “Kıymetli Gelin” olmuş.
Muhit küçük. Adet anane var. Gelin, efendi babanın hizmetine koşuyor. Fakat konuşması için takı lazım. Hanımana İbrahim Ağa’ya:
– Gelinin “söyletmeliği”ni alıver de konuşcaksa konuşsun. Dünürlere ayıp olur.
demiş. Ağa’da ikibuçukluk bir altın takmış. Herkesi memnun etmiş. Gelin de:
– Efendibaba bunu bozdursun bize sağılır inek alıversin.. diye iade etmiş. Üstünü katmışlar, dediğini yapmışlar. Gelin yine konuşmamış. Niye konuşsun. Neyi konuşacak. Eksik söyler, fazla söyler. Konuşmuyor. Hiç bir şey de eksik kalmıyor. Sukut herşeyi hallediyor. Edep süslüyor. Ziynetlendiriyor. Sahibini baştacı ediyor.