Babamın Hikayeleri: Kemer Sokakta

kemer

1950’li yıllarda Hamit Usta çarşıda, arka caddede, oniki metrekarelik dükkanında, bir kalfa birkaç çırak ile gece gündüz arı gibi çalışıyor. Eskişehir’den, Konya’dan siparişler alıyor, imal ediyor. Hafta başı deri meşin malzeme geliyor; saya, taban, ökçe, topuk, ayakkabı hazırlanıyor. Cumartesi mal teslim. Pazar tatil. Halk takdirle izliyor. Dükkan şehrin medar-ı iftiharı.

Usta’nın ayakkabıları tutuluyor. Mesleği geçiyor. Kafası çalışıyor, konuşuyor da… Şehrin geri kalmışlığına çare arandığında fikri alınacaklar içinde. Çocukları beş oğlan. Kız da var. Biri dükkanda diğerleri küçük… boy boy, damar damar babaları gibi kabiliyetli…

Şehirde işlerin kesada uğradığı kış aylarında esnaf çarşıda, vatandaş kahvede “artık ekonomik durumun canlandırılması gerektiği”ni konuşuyor ve bu defa konu şehir kulübüne intikal ettiriliyor. Kaymakamın başkan ve gençlerle yaptığı kısa bir toplantının ardından çarşıdaki metruk ahşap bir okulun üst katı gençlere tahsis ediliyor. “Çalışın memleketin ekonomisine katkıda bulunun” deniliyor. Dernek kuruluyor. Başkan, idare meclisi üniteleri ve lokal… Altı liralık şu kadar sandalye, yeşil çuhalı şu kadar masa, iskambil, otoriter bir ocakçı, açıkgöz bir garson… Lokal dolu; başlarında da büyük yok. Otoriter ocakçı hasılatı düşünüyor…

Neden sonra toplantı toplantı… Dernekçiler zenginleri toplar, Hamit Usta gibi kafası çalışanları bulurlar. “İş sahası açacağız, ne yapalım?” derler. Hamit Usta da; “kaliteli imalat yapılmasını, çalışmanın sınırlandırılmamasını” söyler… “Sabah uyandığında pantolonu ayağına geçireceksin, kemeri sokakta bağlayacaksın. Vakit kaybetmeyeceksin. Çalışacaksın.” Der. Herkes heyecanlanır. Belediye şehir çıkışında caddeye nazır bir arsa verir. İkiyüz metrekare temel iki katlı fabrika binası düşünürler. İmalat tespit edilir. Bir buçuk yılda; usta İstanbul’dan, Hamit Usta işin içinde, on işçi çalışıyor. Boydan boya tabela “Lastik Fabrikası” ve imalat üzerinde TM yazılı, marka yazılı, şehrin adı yazılı. Herkesin göğsü kabarıyor. Diğer şehirler imreniyor.

İzleyenler gördüler ki; Hamit Usta dükkanı devretti, oğlu damadı uğraştılar ama siparişler kesildi. Fabrika kuruldu fakat memleket ekonomisine önemli bir katkıda bulunamadı. Lakin lokal başarılı oldu. Arı kovanı gibi çalıştı.

Babamın Hikayeleri: Şaşmayın

tellal

Anadolu’da özellikle ani ölümlerde nedense “fücceten” kullanılıyor. Halk arasında da fücceten yerine “hücceten” deniliyor.

Siz Tellal Tahir’i tanımazsınız. Belediye tellalı; kadrolu. Resmi şapkası deforme, üniforması lacivert paspal, hiç yeni giydiğini görmedik. Bindokuzyüz otuzlu kırklı yılların üzerinden silindir gibi geçtiği belli. Yokluk görmüş. Halinden hiç şikâyet etmez. Bayramlarda bando görevi var. Bir büyük borazan sırtlar, canhıraş ses çıkarmaya çalışır. Yüzü kıpkırmızı olur. Herkes seyreder. Derdini kimse anlayamaz…

Meslek hastalığı var da; bronşit mi? Astım mı? Öksürür durur. Kendisinin umurunda değil. Belediyeden eline ne verirlerse kasabanın ana caddesinde, çarşıda bağırır ilan eder. Çocuklar peşine takılır gittiğinde giderler, ilan ettiği yerde dururlar. Kızmaz. Belli yerleri vardır oralarda durur; elini kulağına koyar ve başlar:

– “Ebdest olan meyit namazına! Yenicami önüne meyit geliyor! Hisar mahallesinden falanca hakkın rahmetine kavuşmuştur. Allah rahmet eyleye…” der. Yürür…

Yürürken bir taraftan öksürür. Çocuklar da yürürler. Öksürük arasında çocuklara anlatır:

– “Sizin komşu işte yazık akşam helva ile yumurta yemiş yakılanmış hücceten ölmüş” der. Gelişmelerden anlatır. Ölünün oğlundan kızından, soranlara cevap verir. Hatırlı birisini görürse ilave bilgi aktarır. Ne işlerine yarayacaksa çocuklar onunla durur onunla yürürler. Yeni bilgiler alırlar.

Tellal köşede “hücceten ölmüş” diye anlatıyor ya, caddedeki kahvede Yağcı Mevlüt itiraz eder çevresindekilere;

– Bakın ben yılların hastasıyım. Evde dirlik yok yatamıyorum. Buraya geliyorum. Akşam da gelirim. Öldüğüm gün bu Tellal sağ olursa “Akşam kahvedeymiş adam, gece hücceten gitmiş” derse, Tellal Tahir öldüğünde “dün sapasağlamdı, gece hücceten ölmüş” derlerse şaşmayın…

Babamın Hikayeleri: Mecburi Hizmet

bolvadin

Evin önü avlu. Çocuklar avluda vakit öldürüyorlür. Akşama bir saat var. Evde bir ihtiyaç zuhur etmiş. Bir şey alınacak. Adam titiz. Akşam eksik bir şey olsun istemez. Söylenir…
Annenin dört oğlu iki kızı var. Görmüş geçirmiş. Hali vakti yerinde. Diplomat. Kasaba aksanı ile konuşur fakat lafını sözünü bilir. İhtiyaç var ya, anneleri:
– Biriniz çarşıya gitsin, domates getirsin.
demiş. Oğlanların hepsi hemen eve girmişler. Peştahtalarına oturmuşlar. “Dersimiz var” demişler. Çalışmaya başlamışlar.
Anne kilerden sepeti almış, parayı hazırlamış. Büyük oğlana:
– Çabuk git, yolda eğlenme, domates al gel, akşam oluyor..
demiş. Büyük oğlunun yarınki yazılı sınavından, yetiştirilecek ödevden filan bahsettiğini görünce, usulca:
– Bu mecburi hizmat, şark hizmatı…
demiş, kaldırmış, hizmete göndermiş.

Babamın Hikayeleri: Kerpiç

kerpic

Kerpiç yapı malzemesidir. Eskiden Anadolu’da yaygın olarak temel taşla yükseltilir, su basmandan itibaren ana duvar, ara duvar kerpiçle yapılırdı.
Hammaddesi samanlı çamurdur. Dikdörtgen bir kalıbı vardır.Her kalıptan iki büyük, iki küçük dört kerpiç çıkar. Büyüğüne ana kerpiç, küçüğüne kuzu kerpici denilir.
Bizim gençliğimizde mezarlıklarda cenazenin konulduğu sapmanın sağlıklı olarak kapatılmasında kerpiç kullanılırdı. Cenaze namazdan sonra kabristana getirilir. Tabuttan çıkarılır. Kabre indirildikten sonra “Ana ver”, “Kuzu ver” kerpiç faslı başlardı. Kabre inenler kerpiç isterler, sapmayı güzelce tahkim ederlerdi. Biz kerpicin anasını kuzusunu ordan bilirdik.
Eskiden Ermeni ustalar köyde kentte, cami, ev, dam yaparlarmış. O ustalardan birisi çalışırken sık sık tevhid getirirmiş. “La ilahe illallah” dermiş. Müslümanlar ümitlenmişler.
– Yahu usta sen bizim Tevhid’i getiriyorsun. Bir de peygamberimizi tasdik et, müslüman ol…
demişler. Ustadan:
-Karnımda gavurluk kuzu kerpici gibi yatıyor. Hiç müslüman olabilir miyim..
cevabını almışlar..

Babamın Hikayeleri: Tazı

tazi

Güz günü. Dağ köyü. Köy odası. Köyde kahve yok. Ağır işler bitmiş. Nadasla ekinle uğraşıyorlar. Köylünün ekserisi odada oturuyorlar. Ağzı laf yapanlar anlatıyor. Ötekiler dinliyorlar. Oda dolu, hava güzel, kapı açık…
Köylüler konuşmakta iken bir yabancı paldır küldür giriyor. Selam sabah yok. Baş köşelerden birindeki falanca köylüyü kaldırıp yerine oturuyor.
– Ben nahıyalıyım..
diyor. Nahiyeliymiş herhalde. Nahiye köye iki saat, üçyüz hane, pazar kurulur haftanın salı günü, jandarma var, nahiye müdürü var.. Nihayet köy işte..
Nahiyeli olsun bir selam verse.. Köy yeri burası. Hemen selamı alırlar. Kalkarlar, yer gösterirler. Oturturlar… Merhaba merhaba, herkes tek tek hatır sorarlar. Şimdi damdan düşme geldi. Yabancı, tanımıyorlar. Nahiyeliyim diyor. Nahiyeli olsun.. Kimse merhaba faslına girmemiş. Sukut hakim. Herkes birbirinin yüzüne bakıyor. Gergin ortam. Bekliyorlar.
Köylük yer. Herkesin horozu tavuğu kazı ördeği köpeği kedisi dışarıda. Sakin sakin dolaşıyorlar. Bu arada deli oğlan dedikleri av meraklısı birinin tazısı içeriye bakıvermiş. Gençlerden biri hemen bağırmış:
– Len Dellan (Delioğlan) ın tazısı, sen de nahıyalıysan gel Ali emminin oturduğu baş köşeye de sen otur… Ne bakıyon…
demiş. Köylüler de ferahlamışlar..

Babamın Hikayeleri: Sultandağı

sultandagi

Siz İbrahim Ağa’yı nerden tanıyacaksınız. Çalışkan gayretli bir kasabalı. Sultandağı’nın eteklerinde dedesinden kalan mülkünde aile fertleriyle çalışır. Yoruldum demez. Çalışır da tarlasından bahçesinden sığırından davarından netice de alır. Yani bol nasibli…
Düğün etmiş oğlunu geleneklere göre evlendirmiş. Gelin yabancı değil. Yerli. Şartları biliyor. Razı. Elinden geliyor. Cesur. Aileye de uymuş. Hanım anası, efendi babası el üstü tutuyorlar. “Kıymetli Gelin” olmuş.
Muhit küçük. Adet anane var. Gelin, efendi babanın hizmetine koşuyor. Fakat konuşması için takı lazım. Hanımana İbrahim Ağa’ya:
– Gelinin “söyletmeliği”ni alıver de konuşcaksa konuşsun. Dünürlere ayıp olur.
demiş. Ağa’da ikibuçukluk bir altın takmış. Herkesi memnun etmiş. Gelin de:
– Efendibaba bunu bozdursun bize sağılır inek alıversin.. diye iade etmiş. Üstünü katmışlar, dediğini yapmışlar. Gelin yine konuşmamış. Niye konuşsun. Neyi konuşacak. Eksik söyler, fazla söyler. Konuşmuyor. Hiç bir şey de eksik kalmıyor. Sukut herşeyi hallediyor. Edep süslüyor. Ziynetlendiriyor. Sahibini baştacı ediyor.

Babamın hikayeleri: Hükümet mi zorluyor

tutun

Eskiden Sivas’ta işinin ehli iyi bir çoban koyun güdermiş. Kasımda, hıdırellezde ağası yeniden süresini uzatırmış. Monoton ortam içinde ayları yılları koyunlarla yaylada ovada geçermiş.

Bir gün ağanın cemiyeti olmuş -ne cemiyeti ise.. Köye gelmiş. Ağanın köyü büyük köy.. Dernek kurulmuş herkesle. Yemek yemişler. Adetler yerine getirilmiş. Sonra kalkmışlar kahveye gitmişler.

Köy kahvesi. Bir yere de çoban ilişmiş. Herkes tütünlerini yakmışlar, çubuklarına takmışlar. Çalımlı bir şekilde tüttürmeye başlamışlar. Kahve, çay vs. içerisi olmuş tilki dumanı. Çoban yanındakilere sormuş, tütün, sigara demişler. Sarmış ikram etmişler. Yakmış tüttürmüş, bir iki nefes almış. Öhö öhö… Zevkini alamamış. Bir anlam da verememiş. İki tarafına bakıp kendisiyle kimsenin meşgul olmadığını anladıktan sonra yanındakine usulca sormuş.

– Tütünse sigara ise; yahu siz bunu kendi vahdetinizle mi içiyorsunuz. Yoksa hökümatın zoruyla mı demiş.

Babamın hikayeleri: Armağan

kurt

Soğuk dumanlı bir günde köyün mezrasındaki sürüye kurt inmiş. Çoban köpekleri kurtlara salmış. Bakılı besili köpekler kurtları kovalamışlar peşlerine düşmüşler. Sürüde çoban ve yanında yeni yetme tombul bir enik kalmış.

Bu defa ormandan başka bir kurt grubu saldırmış. Sürünün kenarından biriki koyun alıp götürmüşler. Çoban bağırıp çağırmış, başka ziyan yapmalarını önlemiş.Zira kurtlar hırslı bir hayvan olduğundan götüremediklerini boğar bırakırmış. Bu arada tombul enik gayrete gelmiş. Hav hav peşlerine takılmış kovalıyor. Kurtlarda onu koyunlarla birlikte uçurmuşlar. Neden sonra arkalarından koştuklarında eniğin postunu bulmuşlar. Çıkarılıp atılmış. Bakmışlar en ufak bir yüzme hatası yok. Usta elinden çıktığı belli.

Kurtlar uzman. Mütehassıs. İşini bilir. Kendi işini kendi yapar. Ensesi kalın. Vahşi. Haşin. Eniğin postunu çıkarıp atmışlar, etini alıp götürmüşler.

Babamın Hikayeleri: Gelemezsin

esans

Hadim Merneği bileniniz vardır. Toroslarda bir köy. 1960’lı yıllarda Konya’ya üç saat. Yazısı yaylası deresi var. Yazısı küçük. Arazi taş kaya mağara. Mernek’lilerin gözü dışarıda. Mevsiminde “Aydına gidiyoruz” diyorlar yurt sathına bir esans çantası ile çıkıyorlar. Sonra ne çıkarsa bahtına. Ya kış harçlığıyla dönüyorlar veya Karaman, Ereğli, Konya, Isparta v.s. de iş kuruyorlar. Yer kiralıyorlar. Otel, kahve işletiyorlar.

Köyde herkesin kulağı kirişte. Çoluk çocuk Aydının yeni haberleri peşindeler. Bir şekilde ulaşan esansçıların haberleri kulaktan kulağa dolaşıyor. Bunlardan birisi şöyle:

Merneklilerden şehirde hatırı sayılır iş kurmuş bir patron ile esansçılığa henüz başlamış bir genç İzmir’de karşılaşmışlar. Bayramlardan haberlerden birbirini tanıyorlar. Ooo dayı vay yeğen derken; köyden, köy muhtarından, aşağı dükkandan, Hoca’nın dükkanından, falanın babası filan ağadan, Aşağı Mernek köyünün muhtarının babasının odun taşıyan köylülere arka yıktırdığı türküden, yayla, havut, tomalak kızılkaya uzatmışlar. Patron:

– Yeğen sağol iyi oldu. Kordonda beş yıldızlı falan otelde kalıyorum. Oraya patronlar, mebuslar, turistler gelir. Sen gelemezsin. Ben gideyim… demiş. Genç cevap vermiş:

– Dayı sağol iyi oldu. Konak Tilkilik’te (İzmir’in Sirkeci’si) boş yıldızlı falan otelde kalıyorum. Oraya garipler, işçiler, berduşlar gelir. Sen de oraya gelemezsin demiş. Dayısı hak vermiş.

– Doğru söylüyorsun yeğen efendi demiş.

İhsan Kelekçi

Babamın Hikayeleri: Sümerbank

sumerbank

1940’lı yıllar. Nüfusun yüzde seksen beşi köylerde yaşıyor. Para yok, ziraat iş gücüne dayalı, ticaret sınırlı, ışık yok, od yok. Harp var. Askeriye yiyecek giyecek stoku yapıyor.

Vatandaş yokluk içinde. Bez basma çul çaput karneye bağlı. Sümerbank malları bilmem kaç numaralı vesikaya hane başı basma, pazen neyse kura ile sadece iki metre olarak verilebiliyor. Bedeli mukabili…

Herkes ne yapsın bulduğunu giyiyor. Eskiyen giyecekleri eli yakışanlar tamir edip yamayıveriyorlar, yenileniyor. İşte Kütahyalı köylü kızının da şalvarını anası gece yamamış. Hem de allı dallı basma parçasıyle… Kız da beğenmiş yamayı hani… Sabahı zor etmiş. Sabahleyin giydiği gibi soluğu çeşmede almış. Su dolduracak, yamalığı gösterecek. İstediği gibi bakmış komşunun oğlu köpeği ile çeşmeye geliyor.

– Oğlan oğlan köpeğine sahip ol. demiş. Oğlan;

– Ne olmuş köpeğime bilirsin mazlım köpektir. Bir şey yapmaz ki demiş. Kız;

– Ya köpeğin mazlım ama. Şalvar yamalı bak. Gelir gelir de anamın yeni yamadığı şu şalvarı ısırırsa demiş. Yamalığı göstermiş. Rahat etmiş…